Ne güzel izliyoruz, ne güzel kandırılıyoruz… Düşünün ki bir pazardasınız… İnsan pazarı! Öyle ürkütücü, öyle komik, bir o kadar da acı… Yüzü gözü kırışmışıyla, delisiyle, süslüsüyle, alımlısıyla, güzeliyle, çirkiniyle fakat ortak noktaları kararmış-karartılmış yüzleri ve yürekleriyle tam bir insan pazarı… Birbirinden elektrik alan alana… Programı izlemeden önce yanınıza bir bardak su belki de nefes açıcı bir kolonya almalısınız… Yer yer nefesinizin daraldığını hissedeceksiniz. Program başlıyor…
Saçı, başı ağarmış yaşına rağmen yaşlı amcalarımız-teyzelerimiz (şaşırtıcı bir kıvraklıkla), sunucu hanımın öncülüğünde, program başlarken ve her katılımcının çağrılışında çalan cingılla kendinden geçiyor. “Ohh her günümüz böyle geçer işşallaaah!” diyor mutluluk dağıtan, sevgi pıtırcığı sunucumuz… Yaşayamadıklarından mıdır, bu toplumsal düzenin bu insanlarda yarattığı tahribattan mıdır anlamakta güçlük çekiyorsunuz… Mesela hacca gitmişler de var bu pazarda… Fakat hacca gitse de ona edebi, usülü öğreten ve belli ki insanlıktan nasibini almamış-aldırtılmamış sunucu kadın sizi adeta çileden çıkarıyor. Bu nadide sunucularımız ve nitelikli programlar hiç tahmin edemeyeceğiniz oranda izleniyor, şaka gibi… Ayrıca durumu bilimsel bir havaya sokan sosyolog ve psikologlarımız da var. Yani pazarı çekici ve ikna edici hale getiren sahte bilim insanları… Anında teşhis koyan psikologlarımız… “İnsan kendisini çok isteyeni itermiş” diyor mesela bir doktorumuz. Bu bir hastalıkmış. Sizi çok isteyenleri itmeniz, kabul etmemeniz bir hastalıkmış. “Dinimizde iyi huy diye bir şey var” diye devam ediyor doktorumuz. İlk anda karar vermeyin, kabul etmediğiniz insan çok iyi biri de olabilirmiş. Öyle bilimsel öyle isabetli tespitler yapıyor ki salondaki ve ekranı başındaki müdavimler bu doğruyla hayatlarındaki sorunlara çözümler üretiyor. Ne oldu da bu insanlar böyle oldu diye anlamamazlığa veriyorsunuz kendinizi bir süre. Çünkü kısa bir şok geçiriyorsunuz. Utanıyorsunuz, çünkü suçlusunuz biraz da…
Suçlusunuz! Çoğu zaman görmediğiniz ya da gördüğünüzde seyirci kaldığınız için suçlusunuz…
Seyirci kalarak ya da doğal karşılayarak farkında olmadan bu çürümüşlüğün mutfağında hazırlanan, önümüze sunulan yemeğin yapılışını seyrettiğiniz için suçlusunuz…
Belli ki pazardaki herkes hayatı boyunca ezilen yığınların yaşadığı sıkıntıları yaşayan ‘mutlu’ olamayanlardan… Egemenler sebebinin kendisi olduğu bu sonucu öyle güzel kullanıyor ki. Pazarlıyor! Sonuç: Oradaki her insan bir meta. Geleceğini garantiye almaya çalışan, beğenilmeye çıkmış, alıcısını bekleyen allısı, morlusu, yeşillisi, yaşlısı, genci, esmeri, sarışını, paralısıyla rengarenk insan pazarı… Adeta bir alışveriş yaşanıyor. Oradaki herkes çürümüşlüğün kokuşmuşluğun bir parçası ve kullanılmaya devam ediyor. Suçlusunuz! Mutluluğunu ve geleceğini program program gezerek bir eşte arayan, kim bilir belki de sevgi dilenen bu insanların mantar gibi çoğalmasından suçlusunuz…
Piyanodan çalan ezginin eşliğinde romantik(!) bir ortamda hayat dersleri veriliyor… Ortam vıcık vıcık. Birden ortam sevgi seli ya da duygu seline kapılanlarla doluyor. Herkes ağlıyor neredeyse. Heyecan dolu bir aşk arayanlar, bir görüşte aşık olanlar, evlenmesine izin verilmeyen gençlerin anneler babalara yalvarışları, “kıymayın bize”ler, “ayy kız yazık bu gençlereee” haykırışları… Evlenmek için sahneye çıkanları daha doğrusu pazara çıkanları bekleyen, bazen ağzı açık bazen yan yan süzen erkekler ve kadınlardan oluşan bir aşk bekleyenler bölümü var ayrıca… Depolar ağzına kadar dolu! Seç seçebildiğini! Gelen gidenin haddi hesabı yok!
Suçlusunuz! Tüm bu olanları soğukkanlılıkla karşıladığınız için, seyredilmesine izin verdiğiniz için suçlusunuz…
Programa katılan her potansiyel aşığın bomba cümlesi şu: “Beni taşıyabilecek biri olsun!” Taşınacak bir durum kalmış gibi gururumuzu da elden bırakmıyoruz hiçbir vakit. Evvelden beridir bu gurur hayata bağlar bizi. En önemli özelliklerimizdendir. Açız ama gururluyuz! Mertiz! Delikanlıyız çok şükür! Bizi soysa da azarlasa da sömürse de canımızdan can alsa da delikanlılığını ‘sevdiğimiz’ bir başbakanın ‘yönettiği’ delikanlı bir milletiz biz! Delikanlılığıyla övünen bir başbakanın ekibiyle, yüzünü kuma gömmüş fakat geri kalan gövdesi apaçıkta olan kuşları nasıl yönlendirdiğini, delikanlılığın yaşamın olmazsa olmazı olduğunu öğretmesine tanıklık ediyorsunuz. İşte bu nedenle bir kez daha suçlusunuz! Bu düzenin yürütücülerine, eğitim sistemine, devletine, medyasına, elbirliğiyle, halkı gerçeklikten koparıp alıklaştıran bu kan emicilere haddini bildirmediğiniz için, sahte mutlulukların peşinden koşan halkın tüm bunlarla ömür tüketmesine seyirci kaldığınız için suçlusunuz…
Bu kültürü, bu çürümüşlüğü, insanın insana yabancılaşmasını yaratan bir toplumsal düzen var evet. Sadece eleştirmekle kalanlar, eve gidip bakarsanız annenizin ya da kardeşinizin ya da bütün ailenizin bu programlarla nasıl vakit geçirdiğine tanık olabilirsiniz… Kültür denen şey biraz da bu. Evimizin içine kadar girmiş, bırakın evi damarlarımıza kadar girip bizi uyuşturmaya çalışan bu kokuşmuş düzenin kültürü medya kanalıyla ilk olarak o dört duvar arasında kalanlarımıza ulaşıyor, oradan hayat buluyor kendine. Tanık olmakla kaldığınız için suçlusunuz…
Kültür insanın üretici faaliyetlerin bir biçimi, yaşamdaki karşılığı olarak ortaya çıkıyor. İnsanın kültür düzeyi, insanın doğayı, yaşamı insanileştirmesiyle, kendi çıkarları ve gereksinimlerine uygun hale getirmesiyle paraleldir. Böyle ilerler kültürel düzey… Fakat bir sorunumuz var. Bugün gereksinimin dahi farkında olmayan hatta insan olmanın gereklerinden haberdar olmayan yığınlarla karşı karşıyayız.
Kültürün oluşmasında medya olarak tanımlanan alanın önemi büyük… Medya içerisinde kitle iletişim araçlarının; özellikle televizyonun etki alanı oldukça geniş. Teknolojinin gelişmesiyle bu araçların etkileri daha güçlü bir hale geldi. Televizyon zaman ve mekan sınırlarını ortadan kaldıran, aynı anda aynı zamanda milyonlarca insana ulaşabilen bir araç artık. Yukarıda bahsini ettiğimiz çürümüşlüğün yaratılmasında çok önemli bir araç hem de. İnsanlar kendi yaşam deneyimlerinin yanında televizyondan edindikleri doğru ya da yanlış ama kesinlikle inandıkları‘deneyimlerle’ günlük yaşamlarını, geleceklerini planlıyor artık. Televizyon ortaya çıktığından bugüne kültür üreten bir araç…
Burjuva-feodal kültür insanı maddi yaşamından uzaklaştırarak manevi alan içerisinde tanımlıyor, öyle öğretiyor. Tüm bu yaşadıklarının toplumsal sistemden kaynaklandığını, yaşadığı maddi yaşamın bir yansıması olduğunu, medyanın ve özellikle televizyonun ürettiği kültürün hayatındaki etkisinin farkında olmayan ezilen yığınlara ulaşmak, bu diyalektik bağı kurmasını anlatmak, kavratmak zor iş…
Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen insanlar yanı başınızdaki bu gerçeği görmezden gelemezsiniz. Acaba kendi içimizde bir savunma mı geliştirdik ne dersiniz? Gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymayan, görmeyen, içten içe bizi iyi hissettiren bir savunma… Yaşamın akışına tanık olmak ve bu tanıklığı sessizlikte boğmamak kolay iş değil. Bu akışa karşı insanlığın onurlu yaşamı için kürek sallamak zor iştir. Dünyanın derdini çözmeye çalışan en bilimsel, en inançlı olanlarımız dahi kendi gizlerinden uzak durmaya çalışır bazen… Gizlerimiz evlerimizin içinde, beynimizde… Beynimizdeki iktidarları yıkmanın, gizlerimizi açığa döküp paramparça etmenin yoluna bakmalıyız. Tüm değişimlerin, yıkmanın ve yeniyi inşa etmenin ilk adımı sorumluluk yüklenmektir. Eğer insan içinde bulunduğu durumu değiştirmeye ilişkin hiçbir sorumluluk duymuyorsa, hissetmiyorsa o durumu nasıl değiştirebilir…
Efendiler koltuklarında, meydanlarda avaz avaz sömürülerini allayıp pullayıp propaganda yaparken ve yatlarında katlarında keyif sürerken ezilenler program program gezerek gelecek arıyor. 600 milyon dolarlık stadyumların açılışıyla övünenler, bitmek bilmeyen açlık duygularıyla, ağzında köpüklerle saltanatlarının devamının keyfini sürerken onlar yüzünden ülkenin bir köşesinde, Samsun’da mesela, yoksulluktan bir çocuk ölüyor; geleceğini eline alması gereken halk çürümüşlüğün girdabında oradan oraya savruluyor…
Yine sessiz kaldınız… Suçlusunuz! Bu saltanata sessiz kaldığınız için suçlusunuz…
Elbette her şeyin bir an önce düzelmesini isteme, kendimize bu denli eziyet etme telaşında değiliz, olmamalıyız fakat bu çürümüşlüğü kökünden kazımak için kazma küreğe sarılmak gerek… Bu karanlığı parçalamak için evet toplumsal düzeni teşhir edelim ama biraz da bu karanlığa alet olan insanları kendine getirmek için harekete geçelim…
Yerine önerilen doğru bir pratiğin yükünü omuzlamak zor geldiği için mi bu çürümüşlüğü baltalamıyoruz?
En önemlisi de ne biliyor musunuz? Suçunuzu kabul etmediğiniz için suçlusunuz!
ÖZLEM YAKAR
Join us as we spread the word.
Tolga Ağu 6 2011 - 11:27
Çürümenin Yozlaşmanın Halkı Afyonlaştırmanın Adeta Simgesi Haline Geldi Bu Tarz Programlar Programın İçeriğinden Bahsetmeye Gerek Bile Yok Aslında Yukarıdaki Yazıda Özlem Hanım Çok Yerinde Tespitlerde Bulunmuş.(Bu Çürümüşlüğü Kökünden Kazımak İçin Kazma Küreğe Sarılmak Gerek) Çok Doğru Ancak Bunu Yapmak Hiçde Kolay Değil Çünkü Karşımızda Bu Sefer Sadece Sistem Yok Sistemin Programlayıp Robotlaştırdığı İnsanlarda Var..Sistemden Önce Bu Robotların Programlarını Kırmak Özüne (İnsani Değerlerine) Geri Dönmelerini Sağlamak Gerek Bence Buda Sizin Gibi Değerli Aydınların Gerçek Sanatçıların Çabalarıyla Geniş Halk Kitlelerine Ulaşmasıyla Gerçekleşebilir..