| Paz | Sal | Çar | Per | Cum | Cum | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | |
| 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 |
| 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 |
| 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 |
| 28 | 29 | 30 | 31 | |||
Yayınlanma tarihi: 29 May 2011 Kategoriler: Köşe Yazıları, Tacim Çiçek / Gün ışığı yazar: admin 0 Yorum
Kim ne söylerse söylesin. Kim kafasını kuma gömerse gömsün. Kim üç maymunluğa soyunursa soyunsun, “Gemisini yürüten kaptandır.” anlayışına sığınırsa sığınsın. Kim dayatılan olumsuzluklara, yaşanılan gerçekliklere sırtını dönerek, bir mağara girişine sırtını dönüp, kendi gölgesinin büyüklüğüne tapınırsa tapınsın. Kim gettosunda, sırça köşkünde yaşayıp “şal ve raks” üstüne şiirler dizerse dizsin. Bunlar duyarlı, tepkici, yani 3M olan (Sakın Migros’un M’leriyle karıştırmayın bunu, müdahil, muhalif ve mücadeleci sözcüklerinin ilk harfleridir söz konusu ettiğim.) insanın/şairin sığınakları ya da barikatları değildir. Nesnel olmak gerekiyor. İçten ve olduğu gibi görünmek… Yaşadığımız günler, ateşten okları ve ipleriyle çevremizi kuşatırken, gerçek insan ve gerçek şair olup olmadığımızın turnusolu oluyor. Evet, aynen böyledir. Çünkü şiir kadar şairin kişiliği de çok önemlidir. Çünkü sanatçının salt yapıtlarıyla değil pratiğiyle ve kişiliğiyle de değerlendirildiği bir süreçten geçiyoruz. Halkının diliyle konuşmak, yazmak, yaşadığı sürece, çağına tanıklık etmek yetmiyor insan/şair olmaya. Aynı zamanda her sözcük birleştiren de şair olamıyor ne yazık ki!
“Yan tutmayan şair, şair değildir.” diyor bir İspanyol şair. “Bir şair yan tutmalıdır damgalanıncaya kadar.” Neyin ya da kimin yanını tutmalıdır? Benzer soruları çoğaltmamız olasıdır. Şair sınıfından ve onun dünya görüşünden yana olmalıdır. Çünkü “Dövüşmeyen kendi davası için; dövüşür karşıtının davası için.” diyen B. Brecht çok haklıdır. Bu bilinçli ve gerekli tavırdır. Yaşam biçimidir. Nasıl yaşıyorsak öyle düşünmemizin ve davranmamızın bir sonucudur bu tavır. Aynı zamanda insan/şairin kendisi olma çabasıdır. Geç kalmış bir peygamberlik edasıyla ideolojiler üstü olduğunu savlamak büyük bir yalandır. Bu tür yansızlık ne biçimde adlandırılırsa adlandırılsın veya kamufle edilirse edilsin gerçek değiştirilemez, gerçeğin üstü örtülemez. Boyun eğme, egemen edebiyat ortamına konformistçe bir katılımdır. Akıp giden yaşamın gerçekliği içinde kalıcı ve mutlak bir ideoloji yoktur gerçekliğine rağmen. İdeolojisizliği ayaklarına pranga, edebiyat ortamının söylemlerini de diline pelesenk eden şairler, öykücüler, yazarlar, romancılar, aydınlar gerçekçi ve kendileri olmadıklarını gerçekliğin aynasında gördükleri hâlde bu durumu yadsıyorlar ve kendilerine yabancılaşmayı sürdürüyorlar. Başkalarını da kendilerine benzetmeye, kendileri gibi teslim olmaya, uzlaşmaya, ruhlarını şeytana satmaya can atıyorlar. Bunun ortamını hazırlıyorlar. Aslında bu albenili ortam ne kadar gizlenirse gizlensin bir yengeç sepetidir. O albeniye aldananlar yengeçleşmeye başladıklarının farkına dahi varamıyorlar. Öyle veya böyle yengeçleşmeye başladığını anlayan sepetten çıkmak istediğinde, o sepetten bir an önce çıkmak isteyen başka yengeçler tarafından tekrar sepete çekiliyor. Böylece bir kapalı çark içindeki hemstır gibi dönüp duruyorlar sepet içinde. Birbirlerini sepetin içine çekip efendilerini mutlu ediyorlar.
şair
divanî şiirlerle avutma beni
hasretim büyük
hasretim korkunç onlarca
lâkin yapılanlar barbarca
biliyorsun görüyorsun
imge bataklığına beni sürüklüyorsun
onlar için
şair
değil korkunç
belki küçük
belki büyük
belki sıradan bir istek
sana göre
benim içimdeki hasret
şiirinle kavgamı paylaşmalısın
yaşama ülkeme dair söylediklerin
gerçek olsun hiç olmazsa az biraz
az biraz sanat
az biraz hüzün
az biraz direnç koksun
ama hep umut/lu olsun
beni içine çeksin her toplumsal ateşin
şair, şiirin duvarlara balyoz olmasa da nem olsun
gerekçesiz gerekçeli kıyımlara set olsun
zalimlere karşı sözel ok olsun
kapan olan her şeye kazma ile bel olsun
Ayaklarındaki prangaları papatyalarla, güllerle kamufle edip ortalıkta dolaşan sözde şairler öyle bir iki elin sayısı kadar değil, oldukça fazladır. (Şair bilindikleri için böyle söylüyorum. Böylelerinin şairliği tırnak içinde olmaktan öteye geçmiyor.) Ayaklarındaki prangaları “halhal” diyerek etraflarında birer uydu gibi dolaşan yeniyetme şairlere yutturmada da başarılı oldukları acı bir gerçektir. Ve bu yeniyetme şairlere yabancılaşmayı, teslimiyeti, uzlaşmayı, mistisizmi, kaçışı, çok yönlü okumanın beterin beteri bir hastalık olduğunu empoze ediyorlar. Tarikat şeyhi yaklaşımıyla barları, meyhaneleri, birahaneleri yurt edinen bu yeni dekadancılar öyle garip davranıyorlar ki… Sözde küçük gruplarıyla, şiir atölyeleriyle müritler yetiştirmeye çalışıyorlar. En çok da kızları, özgürlüklerine tam sahip olmaları gerektiği konusunda savlarla şiir tuzaklarına çekmek için şiirle buluşturmak istiyorlar. Barları, meyhaneleri, birahaneleri birer barikat ve savaş cephesi olarak düşünüyorlar, görüyorlar. Buralardan aldıkları “ateş suyu” nun ederini birbirine ödetmek, ekonomide uygunluk yasasına uymak için giderlerini azaltma yolunda çözümler üretiyorlar. Şiirlerden dizeler cımbızlayarak bilmece kuruyorlar. Bu bilmeceleri de birbirlerine soruyorlar. Bilmeyen içki ısmarlıyor. Yaşam böyle böyle akıp gidiyor. Dahası aralarındaki kart zamparalar çocukları yaşındaki şiir sevdalısı kızları tavlayıp yatağa atmak için olmadık oyunlar oynuyorlar. Bu işin kaşarlanmış burjuva donjuanları halt etmiş böylelerinin yanında. Kimi zaman, yaşlı bir örümceğin ağına takılmış bir sineği, böceği iştahla midesine indirmesi gibi, onların kanatlarıyla uçmak isteyen bazı şiircil kızlar ve genç kadınlar çok şey kaybettiklerini ve böylece ortaya düştüklerini bile anlamadan orada burada şair diye görünüyorlar. Kart zamparaların yalnızca yataklarını ve fantezilerini ısıttıklarını bilmiyorlar. Erkeklerin bu kadınlar ve kızlar gibi şansları(!) olmuyor, fakat aktif bir homoseksüel kart zampara aynı yöntemleri kullanınca kendisine şiir, öykü, roman sevdalısı genç bir erkek geyşa bulabiliyor, istisna da olsa. Bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor. Yeni dekadancıların ahlâksızlıkları, eski dekadancıların kemiklerini sızlatıyor. Çünkü onların böylesi kokuşmuşlukları ve tuzakları olmadı hiçbir zaman. Hep göründükleri gibiydiler.
Yeni dekadancılar teslimiyetçi, uzlaşmacı, dogmatik, mistik, sekter, oportünist ve bireycidir. Her biri kendi içinde yalnızca kendini sever, ötekini yadsır. Bunların ortak bir özelliği de kendilerinden söz ettirmek için her şeyi mubah görmeleridir. Reklâmın kötüsü olmaz sözü yeni dekadancılar için müthiş bir logodur. Sataştıkları kişilerden işittiklerinden ve kaba davranış görmüş olsalar da büyük bir haz alırlar. Çünkü mazoşisttirler.
Yeni dekadancılar söylemlerinde tarafsızdırlar. Çünkü ideolojileri egemen ideolojidir. Bunu açık açık söyleme cesaretini gösteremezler. Toplum ve birey konusunda iddiaları da vardır! Toplum sürü mantalitesi içinde olduğu hâlde, birey akılcıdır ve gelişmeye açıktır. Bu yüzden de bireyci olmak bir zorunluluktur. Bireyci olunduğu zaman gerçek özgürlük başlar. Toplumların önü geleceğe açılır. Bir kere “bireyci” Keynesyen, Marksist, Liberal, dinci gibi bir sosyal tanım. “Altta kalanın canı çıksın. Gemisini kurtaran kaptan. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” gibi kanıksadığımız tanımlamalara da aynen uyan ve yeni dekadancılara uygun düşen bir adlandırma. Sosyal gerçeklik ölçeğinde “birey”le taban tabana zıttır. İşte sakatlık da tam burada başlıyor. Çünkü toplum ve birey iç içedir. Etle tırnak gibidir. Parçası için geçerli olan bütünü için de geçerli olur. Buna uyan bir iç içelikten söz ediyoruz burada. Yani birey yükselmeden toplum ilerleyemez. Toplum ilerlemeden birey yükselemez. Bireyin bedeninin maddi ve zihinsel gereksinimi, toplumsal gelişmeye bağlıdır. Toplumun düzeyi, bireyin maddi ve zihinsel gelişmesinin olası sınırlarını belirler. Yani birey gelişimi, toplum gelişiminin öncüsü ve kendisidir.
ne vakit sağanağı başlasa güzün
rüzgârı yaprak yaprak
bildiri atsa “ölüm” diyerek
akışına kapılırlar andız hayatın
bodrum şairleri bugünün
sevdalılar
yarına büyütürken karanfil
bilenirken yaşanana umarlı
direnirken her ağustos tırpana
setleşirken zamansız ölümlere
bodrum şairleri
yosunlu arabesk barlarda
malûm şiirler dizerler
san/at/tan konuşurlar
dilleri korkunun boşluğun
ve teslimiyetin s/imgesi oysa
Yeni dekadancıların bir başka iddiası da toplumcu şairlerin slogancı, şiirlerinin slogan şiirler olduğu yönündedir. Türkü formunda yazılanlar için de, bestelenip kayboluyorlar, diyorlar. Bir kere şiirleşen konular, şairlerden bağımsız vardır. Madde olmadan düşünce olabilir mi. Şair, “dış konu”yu içselleştirerek, aynı konuyu ele alan başka başka şairlerden çok daha farklı ve özgün bir biçimde genel olanı tekilleştirir. Aynı biçimde de tekil olanı yeniden yaratarak genele dönüştürür. Bunu yaparken de “dış-konu”yu yeniden ve kendince oluşturur. Ama, “dış konu” şiire dahil olduğunda “iç konu” olur.
Bu sözcüğün tam anlamıyla yaratıcılıktır, özgünlüktür, aykırılıktır, işçiliktir. Elbette ki şairden şaire değişir. Çünkü fabrikasyon bir üretimden söz etmiyoruz, sözünü ettiğimiz şiirdir, başka bir şey değildir. Buna birkaç örnek vermek gerekirse: N. Hikmet, “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiiriyle İspanya İç Savaşı’nı, A. Arif, “33 Kurşun”la, C.A. Kansu, “Kızılırmak Ağıdı”yla, M.C.Anday Rozenbergleri anlatan “Anı”yla, A.Öztürk, “Cumartesi Anele-ri”yle, A. Paksoy, “Yaralı Temmuz”la (Sivas Kıyımını anlatan kitabı) yaşanmış genel gerçeklikleri tekilleştirmişlerdir. Fakat aynı zamanda da kendilerinden kattıklarıyla geneli yeniden şekillendirerek, yaratarak genelleştirmişlerdir. Çünkü ele alınan gerçekliklerden yola çıkılarak özgün dizeler dillendirmişlerdir. Bu açıdan örnekleri çoğaltmak olasıdır. Bunların altında imza ararız. Yalnız kanıksadığımız bir şiir bile olsa, bestelendiğinde imza aramayız pek. Doğrudur, türküleştirilen şiir, önemli ölçüde kendini yitirir, değeri kaybolur. Fakat türkü olarak imzayı da genelleştirir. Çünkü türkü geneldir, şiir tekil ve özeldir. Şiir toplumun ortaklaşa ürünü değildir. Bireyseldir. Güçlü ve özgün şiirler bestelenmiş olsalar da değerlerinden bir şey yitirmezler. Altın gibi. Gerçek şairlerin bestelenen hangi şiiri kendini dinletmiyor ve şairini küçültüyor şapkalarımızı önümüze koyup düşünelim bir kere. O türkülere eşlik etmiyor muyuz?
bu sevdalı ülke
acıları devşirirken sevince
ölüm sarsa da toplumcu şairi
“ateşten ipleriyle”
o
bilmecelerini çözer kara gidişin
hesabını yapar her kelimenin
kır çiçeği olur aşar dağları
buyurur şiirince direnci
her dizesi bir mermi
inci inci
halkının dili ve de bilinci
türkü türkü
bulut bulut
dolaşır Anadolu’yu
bu güzelim ülke
acıları birer soru gibi
toplarken yarına
kara finans kuşatsa da
“ateşten ipleriyle”
o
haklı savaşların sesini
katar
yumağına şiirlerinin
örer halkların özlemlerini
inci inci
ulusların dilleri
bilincidir
türkü türkü
bulut bulut
dolaşır dünyayı
Sloganlarla şiir yazılır mı, yazılmaz mı? Bu yeni bir dillendirme değil aslında. Geçmişte de benzer şeyler dillendirilmiş, tartışılmış ve rafa kaldırılmıştır. Noktalanmamış bir konudur. Noktalanacak gibi de görünmüyor zaten. Fakat söylediğim gibi, yeni dekadancılar kendilerinden söz ettirmek için eski bir tartışma konusunu raflardan indirip yeni bir şeymiş gibi tartışmak istiyorlar. Söylenenleri yinelemek gibi olacak belki, fakat gerekiyor. Mete Tuncay, sözlüklerde sloganı, “kısa ve çok etkili, eğitici propaganda sözü” olarak açıklıyor. Şiir, sloganla da slogansız da yazılır. Ustalık, işçilik ve birikim işidir çünkü. “Enternasyonal” baştan sona slogandır ve kim ne derse desin iyi bir şiirdir. “Bir Mayıs” da öyledir. N. Hikmet’in ilk gençlik şiirleri de slogandır kimine göre. Mayakovski’nin evrensel şiiri “Marşımız” da sloganlarla yazılmıştır. Neruda’nın “Muzaffer Halk”, “Buğdayın Türküsü”, “Kıyamlar” ve “Düşmanlar” gibi son dönem şiirleri de slogandır. Rezistans Hareketi Şairleri, Filistin Direniş Şiiri de slogan şiirlerdendir. Eluard’ın, Aragon’unNazi işgaline karşı sloganlarla yazdıkları şiirler de vardır. Rıfat Ilgaz’ın “Aydın Mısın”ı baştan sona slogan değilse, H.H. Korkmazgil’in, E.Gökçe’nin, A.Kadir’in birçok şiiri slogan etkisi gösteren şiirler değilse nedir? Slogan etkisi gösteren dizelerinden ve şiirlerinden dolayı daha birçok şairin şiirleri, dizeleri dilimize pelesenk değil midir? Slogan şiir de sloganlaşmamış şiir de yaşama dairdir. Bizde tekrar tekrar açılıp okunma, ezberlenme ve alanlarda, toplantılarda yüksek sesle paylaşılma duygusu, pratiği oluşturan şiirler unutmayalım ki gerçek şiirlerdir. Tabii ki kendi kendimize içsel sesle bile olsa söylediğimiz ve yalnızlığımızı büyütmemize engel olup, zenginliğimizi arttıran şiirler de var inkâr etmiyorum onları. Onlar yeni dekadancıların yazdıkları veya savundukları şiirler değildir. İşte eşyanın doğasına uygun olmayan, açık seçik bir söylemin karşısında olmak, yanlışa taraf olmaktır. Karışık, boğuntulu, çelişkili yazmaktır. Ve payımıza düşense kendi ağzıyla tutulanları açığa çıkarmaktır.
Yeni dekadancı bar şairlerine, aynı zamanda da adam gibi bir içici olan sevgili Can Yücel’in de bir çift sözü var. Bu yüzden sözü CAN ustaya bırakıyorum:
Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan
Kelebek gibi girdim kelebek camınızdan
Taksinize mülkünüze dairenize
Heceleyerek üzerinde ayak ve el uçlarımın
Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi…
Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize,
büfelerinize
ve sairenize…
şiir fenerimle de baktım,son çığlık!
Aşk yokmuş sizde beş paralık!
Gidiyorum ben boş çakallar
Sıçmışım ortalık yerinize
Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık.
(Kibar Hırsızın Türküsü)
YAZIN DERGİSİ EYLÜL 1999 / 87. SAYI
YÇKM©2011 | Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi | Kaynak gösterilmek kaydıyla tüm içerik izin alınmaksızın kullanılabilir.
Join us as we spread the word.
Son Yorumlar