Oyunculuk eğitimi ve oyun sahneleme süreçlerimizdeki niteliğimizi belirleyen şey nedir? Bunu sadece tek başına oyuncularımızın yeteneklerine veya yeteneksizliklerine ya da oyunu sahnelemeden önce yürüttüğümüz uzun ve yorucu oyunculuk ve oyun provalarına bakarak açıklayabilir miyiz? Yetenek ve emek kavramlarının oyunculuk süreçlerinde ne denli içinin boşaltıldığına ve çarpıtıldıklarına sürekli tanık oluyoruz. Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Sorun biraz da, her dönemin egemen (popüler) sanat ve sanatçı anlayışı o dönemin egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda geniş halk yığınlarını uyuşturan, ezilen sınıfları yoksullaştıran süreçleri örtbas eden anlayışlar başta olmak üzere, ezilen ulusların isyanını yok sayan, inkâra ve asimilasyona çanak tutan, erkeğin kadın üzerindeki -yine kaynağını üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel biçimi olan anamalcılıktan alan- cinsel sömürüsünü nerdeyse haklı çıkaran, insanlığın onsuz var olamayacağı doğanın ticari mal olarak görülüp maden işleme tesisleri, enerji üretim santralleri ile nehirlere kelepçe vurulması, kısaca doğal olan her şeyin sentetik hale getirilmesi süreçlerine modernleşme olarak bakan ve alkış tutan burjuva feodal sanat akımlarına karşı evrensel ve toplumcu açıdan somut ve net cevaplarımızın yetersiz olmasından kaynaklanıyor.
Eğer toplumcu bir amaçla başka insanlarla bir araya gelip ortak bir sürece dahil oluyorsanız, bilmesiniz ki birlikte olduğunuz insanlar soyut birer insan olmayıp burjuva feodal düzenin baskın gelen tüm bireyciliği, yıkıcılığı, ikiyüzlülüğü ve tutarsızlığı yanında diğer yandan dayanışmaya, üretmeye ve bölüşmeye kısaca insanlaşmaya dair özlemleri ile harmanlanmış ikili bir karakter yapısı ile karşımızı çıkmaktadırlar.
İnsanı aileden ve okuldan itibaren sarıp sarmalayan bilgiler aslında kalıplaşmış ve hiç sorgulanmamış bilgilerdir. İnsan bu bilgilerin bir bileşimidir. Ne ailede ne de okulda mevcut durumu sorgulatacak bilgiler verilmez. Sonuçlara bakarak karar veren ve nedenleri irdelemeyen insanlar üretilir. Örneğin işçilerin hepsine hayatlarından on yılı patronlarına verip vermeyeceklerini sorsanız ya da hayatlarından on yılı onlardan alıp alamayacağımızı sorsak hepsi istisnasız hayır diyeceklerdir. Ancak tümüyle niyetlerden bağımsız olarak aslında çalışan her emekçi yarattığı her yüz lira değerin sadece yirmi lirasına sahip olmaktadır. Günde iki buçuk saat çalışarak ihtiyaçlarını karşılayabilecekken on saat çalışmaktadır. İşe gidip gelmek için her gün iki saat yolda geçiyor bu saatleri toplarsak hayatımızın ne kadarının iş için yollarda geçtiğini hesaplayabiliriz ve sonuç bizi gerçekten düşünmeye itebilir. Yoğun ve stresli çalışma hayatı nedeniylede erken ölümler gerçekleşmektedir. Kısaca işçiler istemese de hayatlarını üretim araçlarına sahip olan patronlarına vermektedirler. Bir savaş uçağı satın almak için harcanan para ile kaç tane ilkokul, hastane veya kreş yapılabileceğini hiç hesapladınız mı? Televizyondaki reklamlar yayınlanmasaydı harcama güdülerimiz daha artar mıydı sizce? Okulda öğretmenler neden öğrencilere tarih dersinde savaşları milli duygularla anlatıyorlar. Savaşlarda kazananlar silah tekelleridir, kaybeden ise savaşan iki ulusun da işçileri ve köylüleridir. Öğretmenler neden bunları anlatmıyorlar. Çünkü onlar da çocukken egemenlerin tayin ettikleri eğitim biçiminden geçtiler, başka türlüsünü onlar da bilmiyorlar.
Tıpkı eğitim gibi, din, hukuk ve sanat da birer üstyapı kurumu olarak mevcut ekonomik altyapının belirleyiciliği altında hareket ederler. Örneğin tüm adliye binalarında adaletin mülkün temeli olduğu yazar. Öyleyse adalet mülk sahiplerini korur ve kollar. Mevcut hukuk sistemi ve adalet ve polis teşkilatı gibi kurumlar, piramidin en tepesindeki mülk sahibini öncelikli olarak koruyup kollamak şartıyla, derece derece en varlıklılara güvenlik sağlar, mülksüzleri ise onlardan uzak tutar, üretimden hakkını arayan emekçileri ise ağır cezalarla hapseder. Baklava çaldıkları için yıllarca hapis cezası alan çocukları henüz unutmadık.
Sanat dalları da düzenin bekası için onlara verilen görevleri yaparlar. Düşünün bir ayakkabıcı ayakkabımızı sağlam yapmadığı zaman yanına gidip şurası yanlış olmuş diyebiliyoruz, ya da ekmek lezzetli değilse fırına gidip eleştirebiliyoruz. Ancak sinemada izlediğimiz bir filmin reklamı bol yapılmış ise ve herkes akın akın o salonları dolduruyorsa, ee mutlaka bir hikmeti vardır diyerek gider izleriz ve topluluk psikolojisine uyup sorgulama yetimizi linç eden bu cinnet haline biz de katılırız ve herkes gibi olmanın müthiş rahatlığı içinde filmin belden aşağı espirilerini birbirimize anlatırken, insana özgü aşk ve sevgi yerine hayvanlara özgü çiftleşme yönünde evrimleştiğimizi aklımıza bile getirmeyiz. Burjuva ideolojisi bize ha bire ‘birey olun, birey olun’ derken aslında birey olmaktan çıkıp sürüleşmemizi ve insan olmaktan çıkıp tekrar maymunlaşmamızı istemektedir. Birey olmak her şeyi emme basma tulumba gibi onaylamak değil, sorgulamak, tartışmak, kabullenmemek, bireysel ve toplumsal çıkarlarımızın örtüştüğü noktalarda ısrarla talep etmekten geçer.
Kendisine giydirilen deli gömleğini benimsemiş, acılarını kanıksamış, kıyametine doğru yol alan oyuncu sanatçı olabilir mi? Çok yetenekli olsa ne olur, çok çalışsa ne olur?
Gerçi ben nihilist bir insanın yeteneğinin çoğu kez içtiği uyuşturucunun etkisi geçince buharlaşacağını düşünenlerdenim… Ki bu tür insanlar emek kavramına da uzak olduklarından uzun atölye işçiliklerini de kaldıramazlar.
Halk için tiyatro yapıyoruz, halk çocukları ile tiyatro yapıyoruz, yeteneği sadece sahnede değil hayatın her alanında önemsiyoruz. İnsan yeteneklidir, yetenekli olmasaydı tarih boyunca bunca uygarlığı yaratamazdı. Önemli olan halkı ve yeteneklerini onun kurtuluşu için örgütlemek ve kolektif emek süreçlerinde adım adım zincirlerimizi kırmaktır.
Join us as we spread the word.
Son Yorumlar