O büyük bir ışık gibi dövüştü / Özlem Yakar

Tarihin çarkları durmaksızın dönerken her toplumsal sınıf da bu çarkın en güçlü dişlilerinden biri olan kendi kültür ve sanatıyla tarih sahnesinde yerini alıyor. Bu sahnede her sınıfın kültür ve sanatı farklı içerik ve biçimlerle çarkı kendi lehine döndürmeye çalışıyor. Tarih içerisinde, ezen sınıflar bekasının devamı için en güçlü silahlarından biri olan kültür ve sanatıyla halkın bilincinde yarattığı yanılsama sonucunda, halkın kendisine,  ilerici kültürüne, sanatına yabancılaşması için elindeki bütün olanakları sonuna kadar kullanıyor. Feodal toplumda beyinleri uyuşturan bir araç olarak kullanılan dinin önemli etkisiyle kitleler mevcut sisteme uyumlu hale getirilirken kapitalist toplumda kültürel yabancılaşma yine sömürünün devamını sağlayacak ve sömürü ile iç içe geçirilmiş; halkı uyuşturan, bilinçleri dumura uğratan, güçlü bir silah olarak kullanılıyor. Bu durum bizimki gibi burjuva-feodal yapının hakim olduğu üretim ilişkileri içerisinde daha da çarpık bir hal alıp toplumsal yozlaşmanın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Korkunç bir tüketim kültürüyle, tek tipleşme yoğunlaştırılarak ailelerin, eğitim alanlarının ve özellikle medyanın etkisiyle bu toplumsal yozlaşma kurumsallaşıyor. Sonuç olarak diline, kültürüne, emeğine, tarihine, sınıfına; insana yabancılaşmış bir yığın ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bu yazıda ezen sınıfın yarattığı yabancılaşmadan ziyade ezilen sınıfın devrimci damarının bu yabancılaşmaya karşı verdiği  mücadele içerisinde ülkemiz halklarının gönlünde taht kurmuş bir kraldan; Çirkin Kral’dan bahsedeceğiz ve hafızamızı bir nebze de olsun tazeleyerek Güney’in yaşamını, devrimci duruşunu, devrimci sanatçılığını konu edineceğiz.

Güney’i Unutturmayalım!

9 Eylül 1984’te “ Beni komünarların battaniyesine sarın” diyerek son isteğini dillendirip aramızdan ayrılan yetenekli, devrimci, militan, halkın sanatçısı Yılmaz Güney isteği üzerine Paris Komün Mezarlığı’nda toprağa verildi. Aradan 27 yıl geçti… Bir kuşak yetişti, onların ardından bir kuşak daha geliyor. Kendini tüketim çılgınlığının orta yerine bırakmış, dünyadan habersiz, kendisine sunulanı hemen kabul eden, bunun dışında alternatife yönelmeyen, yarışmacı, babana bile güvenmeyeceksin diyen bir nesil. Devrim mücadelesi yürütenler durumun ciddiyetinin farkındadır muhakkak biz yine de hatırlatalım. Yeni nesiller yetişiyor, Yılmaz Güney’den, Ruhi Su’dan, Pir Sultan’dan, Şeyh Bedrettin’den bihaber…

Aradan 27 yıl geçti… Hapislerle, eylemlerle, firarla, yığınla film, yazı, üretimle, direnişle dolu bir hayatın sahibi Yılmaz Güney’i yitireli 27 yıl geçti ve yeni kuşaklar yetişti: Yılmaz Güney’in filmlerinden, vatan hainliğinden bihaber…

Ezen-ezilen mücadelesinde ezen sınıf varlığının devamı için her türlü aracı kullanır ve her yol onun için yürünebilecek bir yoldur eğer çıkarlarına hizmet ediyorsa. Maddi sömürünün yanında bir de manevi sömürü vardır ve bu kaybedildiğinde işler çok zorlaşmış demektir. Egemenler gerek duyduklarında vatan hainliğiyle ülkesinden-vatanından kopardığı devrimci aydın ve sanatçıları çıkarları doğrultusunda kullanır. Bu duruma bakarak ülkenin demokrasiye yürüdüğünü sananlar yanılmaktadır. Çünkü demokrasi tek tek kişilerin değil bütün ezilenlerin, bütün halkın özgürleşme ve tarihinin sahiplenilme durumudur. Yılmaz Güney ülkesinden uzakta; sürgünde ölmüştür! O dönem Güney’i vatanından sürenler, filmlerini yasaklayanlar dünya çapında başarı sağlayan bu devrimci sanatçıyı bugün ülkelerindeki demokratikleşme oyunu nedeniyle ‘sahiplenerek’ kullanmaya çalışmaktadır. Yılmaz Güney’in devrimci sanatçılığının, yaratılarının unutulmasına, unutturulmasına karşı direnmek gerekiyor. Her defasında belki aynı şeyleri O’nun devrimci sanatçılığını, yaşamını, dev yapıtlarını, ezen-ezilen mücadelesindeki tavrını yazıp çizmek, okumak, anlatmak, öğrenmekte ısrar etmek gerekiyor.

Aradan 27 yıl geçti fakat Yılmaz Güney halkın bağrından kopup halkına ihanet etmemiş bir halk sanatçısı olarak hala halkının yüreğinde; ezilenin, devrimci sanatçıların yol gösteren kralı olmaya devam ediyor.  Güney, devrimci duruşu ve yaratılarıyla tarihe adını yazdırdı. Tarihten bugüne kalan siyasal faaliyetleri, eylemci, militan duruşu, devrimci sanatçılığıyla anılmalıdır. Yılmaz Güney’in bu denli kalıcı ve ölümsüz eserler yaratmasını sağlayan sebeplerden biri de onun yaratıcılığının yanında edindiği devrimci duruştur.  O sinemada dünya çapında başarı kazanmanın yanında yeteneklerinin tamamını devrim mücadelesine sunmuş bir sanatçı olarak  anılmalıdır. Varsın bugünün egemenleri onun devrimciliğini yok saymaya, unutturmaya çalışsınlar. Sınıf mücadelesinde Yılmaz Güney, tarih sayfalarına ezilenin yanındaki devrimci tavrı ve üretimleriyle adını yazmıştır. Onun adını silmeye kimsenin kudreti yetmez! Onun ağzından dökülen şu cümleler ve bunların ışığında bir yaşam yazdıklarımızı kanıtlamaya yetmektedir: “Sanatsal çabalar, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır. Bugüne kadar, gücümün ve bilincimin el verdiği oranda kavganın içinde yer aldım. Bu nedenle, sanatçı kişiliğimin yanında siyasi bir kişiliğimde var ve bunlar birbirinden ayrı değildir.” (İnsan, Militan, Sanatçı Yılmaz Güney, Güney Filmcilik, Sayfa:…)

Yılmaz Pütün’den Yılmaz Güney’e…

1 Nisan 1937’de yaşama gözlerini açan Yılmaz Güney, kürt bir ailenin çocuğudur. Kan davası ailenin göç etmesine neden olur. Yoksulluğun yanına bir de kan davasını yüklenip Siverek’ten Adana’ya göçer Pütün ailesi. Önce ahır, sonra okul, sonra tekrar ahır sonra da Pütün ailesinin evi olan bir yere yerleşirler. Dönemin yığınlarca yoksul-yoksun ailelerinden birinde küçük bir çocukken ekmek kavgasına atılır Yılmaz Pütün. Irgatlık, simitçilik vs. işlerle ailesinin yoksulluğunu gidermeye, sıkıntısına ortak olamaya çalışır. İleriki zamanlarda kendisiyle ilgili konuşmalarında şöyle der: “(…) Yoksul köylüler içinde doğup büyümek özellikle de ezilen bir ulusun, Kürt ulusunun bir parçası olmak görüşlerimi etkiledi.(…) (İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney, Güney Filmcilik, sayfa: 9)

50’ li yıllarda devletin devrimcilere karşı tahammülsüzlüğü, bunların içinde kimi şairlerin de olması Yılmaz Pütün’ü etkiler. ‘Fakat bunların tümü bilimsel değil tamamen ütopik düzeydeydi’ diye açıklar Güney. 1953 yılında bir film şirketinde purzantaj memurluğuna başlar. Farklı film şirketlerinde çalışır. Arkadaşlarıyla Püret ve Doruk adında iki sanat dergisi çıkarırlar. 1955’te, okula devam ettiği bir dönemde “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” öyküsüyle devlete karşı ‘suç’ işlemeye başlamış bulunur ve mahkemeye çıkarılır. Mahkeme devam ederken 1957  yılında Adana’dan İstanbul’a Komünist Partisi’ni bulmaya gider. “Ne olduğunu bilmediğim halde herkes bana komünist diyordu, ben de İstanbul’a gittim. Ama aldandım. Karşılaştığım her komünist beni hayal kırıklığına düşürdü.”der. Bu düş kırıklığını o zamanlar açıklayamaz fakat sonraları, hapis hayatında incelemeleriyle kendince edindiği birikimin sonucunda bunun adını koyar: “Beni aldatan revizyonizmdi.”

Ankara Hukuk Fakültesi sonra Adana sonra tekrar üniversite: İstanbul İktisat Fakültesi. Bin bir çelişkiyle, insanla, olayla dolu, Yeşilçam artistlerinin yaşadığı İstanbul’da; Yeşilçam’dadır. Yine film şirketlerinde çalışmaya devam eder. Devam eden mahkemesi sonuçlanır ve komünizm propagandası yapmaktan ‘suçlu’ bulunur, işten atılır. Hemen yeni bir iş bulur: Atıf Yılmaz’ın yanında senaryo yardımcılığı… Eli yüzü düzgün, beyaz tenli, yakışıklı aktörlerin olduğu bir dünyaya “Alageyik” ve “Bu Vatanın Çocukları” filmleriyle giren bu çirkin, kara tenli, Anadolu çocuğu bir anda ilgi odağı olur. Yeni bir filmin hazırlığında iken tutuklanarak Nevşehir Hapishane’sine götürülür. Hapishanede geçen 1,5 yıl hesaplarla, planlarla dolu geçer. Sonradan Orhan Kemal Edebiyat Ödülü’nü alacak olan “Boynu Bükük Öldüler” romanını hapiste yazar. Bir komünist olarak kalan ‘cezasını’ bitirmek üzere Konya’ya sürülür. Yaşadığı her yerde ilişkileri ayrıntılı gözlemleyen ve bunları üretime dönüştüren Güney, sürgünde geçirdiği süre içinde kendisini koruyan, kollayan Anadolu kabadayılarının yaşamını “İkisi de Cesurdu” filmiyle beyaz perdeye konu yapar.

Komünistliği devlet tarafından kanıtlanmış olan, hapishane görmüş birine kimse iş vermek istemez. Kendince çözümler bulan Güney, onlarca vurdulu kırdılı film yapar, senaryo yazar, yönetmenlik yapar. 1965’te en ünlü aktörlerin arasında yerini alır. En popüler filmlerde rol alır. Halkın, ezilmişlerin, horlanmışların acılarını, duygularını, ilkel, bilinçsiz isyanını  yansıtır. Artık halkın vazgeçilmez kahramanıdır. Çirkin Kral filmiyle artık çok ünlüdür, artık Yılmaz Güney’dir.

Güney, Yeni Arayışlara Girer…

Yılmaz Güney, oynayacağı filmlerde seçici davranmaya başlar. Kendi filmlerini yapabilmek için kimi olumsuz filmlerde oynamaktan rahatsızdır çünkü. Esas amaçlarını gerçekleştirmek üzere kamera arkasına geçer. Seyithan filmiyle farklılığını, toplumsal içerikli sinema çizgisini yansıtmaya çalışır. Sonra askere alınır. Askerliğini şöyle değerlendirir: “Askerlik hayatımda çok önemli bir değişiklikti, çünkü ilk defa iki yıl boyunca sistematik olarak okuma olanağı buldum. Daha önce okumadım anlamında değil, ama sistemli okumamıştım. Sinemanın pratik sorunları yaşamımda ağırlıktaydı, oysa askerde Lenin, Marks ve Mao’nun kitaplarını sistemli olarak okuyabiliyordum. Askerlik biter bitmez çok önemli bir ileri adım atmaya hazırdım(…)” İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney, Güney Filmcilik, sayfa: 11)

Yılmaz Güney, artık Marksist teoriye yoğunlaşmaya, bu yoğunlaşmanın bir sonucu olarak devrimci bir sanatçının sorumluluğunu hissedip üretmeye devam eder. O dönemin ayırt edici özelliklerinden biri de üretimlerini, eylemlerini, yazılarını, çizilerini halka sunmuş, ezilenin yanında tavır belirleyen aydınların, sanatçıların, devrimcilerin asgari düzeyde Marksizmi kavramış olmasıdır. Güney bu anlamda da bir örnektir. Üretimlerini halkı, halkın sorunlarını iyi gözlemleyip bilimselliğin ışığında yaratmıştır. Ve artık yapıtlarında bir ayrım vardır. Keskin, çizgileri net, hesap sormaya, gerçeği kavratmaya yönelten filmler yaratmaya başlar. Ve “Umut” filmi doğar. Kendi filmi olan Umut’un finansmanı için yine vurdulu kırdılı filmlerde rol alır. Aynı zamanda siyasi bir arayış içerisine de girer, birçok hareketle ilişkiye girer, hemen hemen bütün siyasi hareketlerle dayanışma içindedir. Net siyasal bir çizgiye sahip değildir.

Sanatta başarının yolunun halkın en iyi bildiği, gördüğü, yaşadığı şeyleri, olayları sanat diliyle fakat çırılçıplak anlatmak olduğunu bilen Güney, Umut filmiyle sinema dünyasında yerini alır. Yurt dışında ödüllerle karşılanan, aydın ve sanatçıların yoğun ilgisini ve övgüsünü gören Umut filmi faşizmin hüküm sürdüğü ülkemizde yasaklanır. Gerekçe: Devletin itibarını zedelemek… Oysa UMUT, cafcaflı, boyalı, Hollywood’a özenen filmlerin ortasına bir çığlık misali düşer. Güney bir röportajında Umut için şunları söyler: “Hayatın kendisi olsun istedim. Çoğu zaman bazı sokaklardan geçeriz ve farkına varmayız çevremizdeki şeylerin. Ben durup baktım çevreme ve onları anlattım.”(Atilla Dorsay, Yılmaz Güney Kitabı, sayfa:23). Umut toplumsal gerçekçiliğin uygulandığı görülmeyeni gösteren, sarsıcı bir filmdir. Güney, Umut filmiyle Türkiye-K. Kürdistan sinemasında bir umut olur ve güçlenerek büyür. Vurguncular, Umutsuzlar, Baba, Ağıt, Acı gibi filmler ardı ardına gelir. Baba filmi ideolojik amaçlar taşıdığı gerekçesiyle 1972 Altın Koza Film ve Sanat Şenliği’nde yarışma dışı bırakılır. Bu olay Türkiye sinemasına ve tarihine kara bir leke olarak kaydedilmiştir.

Devrimci bir sanatçı sorumluluğuyla üretimlerine yön veren Güney, sadece sinemasını değil evini,  yaşamını da devrimin hizmetine sunar. Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinde saklar. Askeri faşist cuntanın hedefine aldığı binlerce öğrenci, aydın, sanatçı gibi Güney’de devrimcilerden yana duruşuyla ‘terör örgütüne’ yardımdan hapse atılır. Ve yaşamında dönüm noktası olarak değerlendirdiği hapis hayatı başlar.  Devrimi, revizyonizmi, bazı küçük burjuva eğilimlerle gerçek sosyalist bir hareketin nasıl olması gerektiğini, Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu daha derinlikli öğrenir. Yaşamındaki kişisel tavrını devrimci tavra dönüştürür. Güney’in hapisliği uluslararası alanda, sinemacılar, aydınlar tarafından protestolara vesile olur. 1974’te genel afla çıkar. Hüzünlü bir ‘özgürlük’ yaşayan Güney, hapisten çıktığı gün kendisini görmeye gelenlere şöyle der: “Hiçbir şey hissetmiyorum. Maddi koşullar değişti, dışarıdayım. Ama dışarıda olmanın sevincini duymuyorum. Her sevinç kendi içinde acısını da birlikte taşır. Bizim acı yanımız ağır basıyor. Arkadaşlarımız hapistedir. Onlar hapisteyse, Türkiye’de belli bir düşünce hapiste demektir. Bu uğurda gereken demokratik mücadele verilecektir. ( Atilla Dorsay, Yılmaz Güney Kitabı, sayfa: 58) Hapisten devrimci bir birikimle ayrılmıştır ve artık yüreği devrimcilerle, devrimcilerin yanında atar. Diğer devrimcilerden tek farkı popüler bir isim; Yılmaz Güney olmasıdır. Yılmaz Güney bunun bilincinde olduğu için popülerliğini halka ulaşmanın, onlara gerçeği göstermenin bir aracı olarak görür. O popülerliğini halkının devrimci mücadelesini güçlendirmek için kullanır.  Konuşmalarının içeriği değişir, olayları, durumları, diyalektik açıdan ele alır. Hapis hayatından sonra edindiği bunca birikimin yanında bir sinemacı olarak dönemin Ecevit iktidarı için söylediği şeyler hala küçük burjuva devrimciliğin üzerindeki derin etkisini göstermektedir: “Türkiye tarihinde bugüne dek gördüğümüz en ilerici, en demokratik amaçları taşıyan bir iktidarla karşı karşıyadır. Onu sarsmak ve yıpratmak için, karşı güçler türlü oyunlar tezgâhlamaktadır. Yapacağımız herhangi bir atılımın, yanlış anlaşılıp bugünkü iktidarın yıpratılmasında bir araç olarak kullanılmaması için dikkatli olacağız. Yapacaklarımız halkımızın gerçek çıkarları doğrultusundadır. Bugünkü iktidarı sinema yoluyla destekleyeceğiz. (…)”( Atilla Dorsay, Yılmaz Güney Kitabı, sayfa: 67) Yine o dönemde verdiği bir demeçte: “Öyle sanıyorum ki bundan sonra ki yapacağımız filmler daha önce yaptığımız filmlere oranla daha görev yüklü olacaktır.  Bu görev, halkımızın gerçek çıkarları doğrultusunda ve onun yarınına ışık tutacak birtakım şeyleri yapmaktır.(…)” diye konuşur. Zavallılar ve ardından Arkadaş filmiyle beyaz perdeye döner. Belli bir konusu, olaylar zinciri olmayan, sinemada alışılmışın dışına çıkan Arkadaş filmi yoğun ilgi toplar. Ardından pamuk işçilerinin hayatını anlatan Endişe filminin çekimleri için gittiği Adana’da o talihsiz olay yaşanır. Gittiği bir gazinoda kendisine küfürle ve tutuklama tehdidiyle saldıran bir hakimi (Sefa Mutlu) öldürür. Güney, 19 yıla mahkum edilir. Bu olay, Güney hayattayken ve Güney’in filmleri durmaksızın ödüllerle karşılanırken, ölümünden  sonra ve yakın zamanda Güney’i karalamak, yıpratmak üzere burjuva kalemşorların kullandığı bir malzeme olmuştur.

Güney hiçbir hapishane sürecinde üretkenliğini yitirmez. En son hapis süreci sürekli sürgünlerle geçer. Durmak bilmeyen üretimlerinin yanında hapishanelerdeki tüm direnişlere katılır. “Bir Gün Mutlaka”, “İzin” hapishane dönemi ürünlerindendir. Yine devrimci sanatçı sorumluluğuyla ortaya çıkmış, bol ödüllü, sarsıcı, acı dolu, ‘geri kalmış Doğu’yu’ değil, feodalizmi konu alan “Sürü” filminin senaryosunu yazar. Hazırlık ve çekim sürecinde Güney’in içerden yoğun bir şekilde alınan fikirleri ile ayrıntılı bir çalışmanın ürünü olan “Sürü” filmi dışarıda  Zeki Ökten yönetmenliğinde çekilir. Sürü filmi İngiltere’de gösterime girdiğinde Yılmaz Güney gönderdiği mesajda şöyle der: “(…) Sürü en ilkel koşullarda en zor şartlar altında bile devrimci demokrat bir sinema adamının isyan dolu çığlığını, içten ağıdını sizlere ulaştırıyor. Bu ses, ezilen halkımın onurlu sesidir. (…) Sessimi ve isyan dolu yüreğimin çırpıntılarını duyacağınıza inanıyorum. Şivan ve Berivan halkımın acılarını size ve İngiliz halkına anlatacaktır.” Evet, Y. Güney halkının en ince ayrıntısına kadar gözlemlediği ve perdeye yansıttığı yaşamının bilincindedir. Gücünü bu gerçeklikten alır, bu gerçekleri sanatın diliyle ve gücüyle beyaz perdeye aktarır. Çünkü sanat onun için kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan alır.

Güney içerde, filmleri dışarıda çok yoğun ilgi görür. Diyalektiği sağlam kurulmuş, halkın içinden kopmuş ve halka kendisini, acı gerçeğini bir tokat gibi vuran filmleri yurt dışında ödüllerle, övgülerle karşılanır. Filmleri yarışmalı bölümlere katılmamasına rağmen Jüri Özel Ödülleri alır. Fakat Güney’in filmleri, kendi ülkesinde hala yasaklarla ve sansürle karşılanır. Güney, tüm bu yasakları, ülkemiz gerçekliği içinde bu filmlerin bu ülkede ödül alması doğal olmazdı diye değerlendirir. Yine ödüllerle karşılanacak olan “Düşman” filminin senaryosunu yazar, yönetmenlik yine Zeki Ökten’dedir.

Ve Sürgün… Artık Güney bir ‘Vatan Hainidir’

12 Eylül askeri faşist cuntası ülkedeki yüzlerce aydından biri olan Güney’i de hedefine koyar. Hapisten çıkmasına az kalmıştır fakat siyasal yazılarından ve filmlerinden onlarca suçlama yeniden hapse atılması için çoktan sıraya dizilmiştir. Güney, durumun ciddiyetinin farkındadır. 1981 kurban bayramında annesini ziyaret gerekçesiyle izin hakkını kullandığı sırada yurt dışına firar eder. 1982 Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşan Dev yapıt “Yol” la herkeste şok etkisi yaratır Güney. Aylardır kayıp olan Güney, Yol filmiyle dünya sinemasına ve ülke gündemine damgasını vurur. Yine halkına ihanet etmemiş, yine kendisinden bekleneni yapmıştır; halkını anlatmaya, halkı için üretmeye devam etmiştir. “Yol” filmi izne çıkan beş mahkumun hikayesini anlatır. Oyuncular, yaşam öyle doğaldır ki günlük yaşamla iç içe… Yılmaz Güney’in ustalığıyla nakış nakış işlenir olaylar. Bu film, toplumsal, ekonomik, kültürel baskının altında ezilen insanları, feodalizmin yarattığı düzende kadının çoğunlukla insan bile görülmeyişini, itaat etmeyi, isyanı konu edinir. Kahramanların mahpus olmasının da ayrı bir anlamı vardır. “Yol” beş mahpusun kötü yaşamlarının sebebinin onların talihsizliklerinden değil, toplumsal düzenden kaynaklı olduğunu anlatır bize. Çok ince, çarpıcı ayrıntılarla dolu bu olağanüstü film, Güney’in ustalığını bir kez daha kanıtlar. Yol’un gösterime girmesi ile gönderdiği mesajda Güney şöyle der: “ (…) Halkı devrimci savaşa hazırlamanın temel yolu, onu gerici alışkanlık, yargı ve anlayışlardan kurtarmayı emrediyor. Devrimci süreç buna yeterli değil. Ancak siyasal iktidarın işçi sınıfının önderliğindeki halkın eline geçmesi ilk adım olacaktır. Kadın erkek ilişkileri sadece bir cinsiyet sorunu değil, sınıfsal bir sorundur. (…) Yol halkımın susturulamayan sesidir! (Siyasal Yazılar III, Mayıs Yayınları, Sayfa 218)

“Yol” filminden sonra 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından hapishane koşullarını adeta bir belgesel gibi gözler önüne seren “Duvar” gelir. Baskı, işkence, dayak, umutsuzluk dolu hapishane sahnelerinin yanına umut da eklenir. Uzun zamanını hapiste geçirmiş bir sanatçının gözlem gücüyle, hapishaneler aracılığıyla düzeni eleştiren, düzene hesap soran; acı dolu, sert bir filmdir “Duvar.” Sanatsal açıdan ele alındığında kimi abartılı sahnelerin olduğu söylenebilir ama Yılmaz Güney, her zamanki gibi gerçeklerden ödün vermez.

Bir firariyi barındırmayacağını söyleyen ülkelerle Güney gibi bir sanatçıyı misafir etmekten gurur duyacaklarını belirten ülkeler arasında adeta kriz yaşanmaktadır. Fransa da Yılmaz Güney’i ülkesine kabul etmekten onur duyacağını açıklar. Vatanından uzakta olmasına karşın, Güney’in yüreği ülkesinde halkla, devrimcilerle, ezilenlerle atar. T.C devleti 1983’te üretimleriyle dünya çapında saygınlık kazanmış, halkın sorunlarını dillendiren; varlığının bölünmezliğini ve bütünlüğü için tehlike olarak gördüğü sanatçı bir ‘haini’ daha vatandaşlıktan çıkarır. 160 filminin kopyasını yok eder. Güney, yurt dışından tüm inancıyla ülkesinde gelişen mücadeleye katkı sunmaya devam edeceğini haykırmaktadır: “ Benim için sürgün, ülkemin taşına , toprağına, havasına, suyuna ağacına, kuşuna, insanına aşına özlem demektir. (…)  Benim için sürgün, ülkeme yeniden dönebilmek için kararlı bir mücadele demektir. (…) (Siyasal Yazılar III, Mayıs Yayınları, sayfa 230)

Güney’in hapishanede başlayan ağrıları kanser olduğunun kanıtı olur. Bu hastalığı da yeneceğine inanarak yaşamına devam eden Güney, 21 Nisan 1984’te hapishanelerdeki ölüm orucunu desteklemek için başlatılan yirmi günlük Uzun Yürüyüş’ün en ön saflarındadır. Ölümünün yaklaştığını bilmesine rağmen devrimci eylemlerden, halkın sanatçısı olmanın sorumluluğundan uzaklaşmaz. “Sanat ve sanatçılık toplumsal işbölümünün bir biçimidir. Bir doktor, bir mühendis, bir işçi gibi…”, “Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez. Devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür.”  (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar I, sayfa: 15) diyerek ezilen halkların kurtuluş mücadelesindeki işbölümünde devrimci bir sanatçı olarak üzerine düşen sorumlulukları layıkıyla yerine getiren Güney 9 Eylül 1984’te, filmleri, senaryoları, yazıları, öyküleri ve şiirleri, ardıllarına bıraktığı devrimci sanatçı sorumluluğuyla ölümsüzlüğe uğurlanır.

O Halkımızın Susmayan Sesiydi…

12 Eylül askeri faşist darbesinin yıldönümünü yaşadığımız şu günlerde darbenin o dönemle sınırlı kalmayıp nasıl bugünlere uzandığını, beynimizin, hayatımızın en ince kıvrımlarına nasıl yerleştiğini anlatmaya gerek yok sanırız. Darbeci generallerin hala bilirkişi olarak görüldüğü, eğitim kurumlarının, medyanın hemen her şeyin ezenlerin hizmetine sunulduğu bir zamana tanıklık ediyoruz. Kendine, tarihine, halkın gerçek değerlerine yabancılaşmış düzen insanları, düzene uyumlu gençler yetiştiriliyor. Bilinçler allak bullak ediliyor, gençlere magazin programlarıyla, mankenlerle, kime hizmet ettiğini bilmeyen insanların yaşamı örnek gösterilerek bu kültür öğretiliyor. ‘Vatan satsa bir kişi, anında biter işi’ diye uluyan ‘vatansever’ sanatçılar ırkçılığı, şovenizmi, faşizmi körüklüyor. Tam da bugünlerde sanatın, sanatçının kim olduğunu ısrarla anlatıp halkların özgürlük mücadelesinde sanatıyla bayraklaşan ustalarımıza dört elle sarılmamız gerekiyor. Tam da bu zamanda alternatif yaşam-üretim alanlarına, alternatif- devrimci kültür sanat alanlarına daha fazla sahip çıkıp güçlendirmek ve bu yaşam alanlarıyla köklerimize sıkı sıkıya sarılmak zorundayız. Güney, o dönemin koşulları içerisinde zor olanı başardı. Halka yaşadıklarını sarsıcı bir şekilde anlattı. O, bu ülkede ezilen, sömürülen, kimliği yok sayılan, insan bile görülmeyenin resmine ayna oldu. Güney  inancıyla devrimci bir sanatçı sorumluluğunda faşizme kafa tuttu, bedelini de hapislerle, sürgünlerle, belki de -koşulların sonucu olarak- daha fazla üretemeyerek ödedi.

Yılmaz Güney, yaratılarıyla özgür dünya ve yeni insan mücadelesinde, devrimci sanatın temsilinde  önemli bir değer, bir yapı taşıdır. Güney ve Güney gibi değerler sahiplenilmeli, onlardan öğrenilmeli ve bu yapının üzerine yeni, ezilenden, halktan yana tavrını, yaşamını ve duruşunu netleştirmiş, emeğin ürünü taşlar eklenmelidir. Ancak o zaman bu sömürü, talan, yoksulluk, yoksunluk ortadan kalkacak; insanın insanı-sanatı-kültürünü-tarihini  sahiplenmesi sağlanacak ve sınıfsız, sınırsız bir dünyaya, gelecek aydınlık günlere yürüyüş hızlanacaktır.

* Matem Marşı, Nazım Hikmet.

Kaynaklar:

-          İnsan, Militan, Sanatçı Yılmaz Güney,Güney Filmcilik

-          Atilla Dorsay, Yılmaz Güney Kitabı, Varlık Yayınları, 1988

-          Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar I-II-III, Mayıs Yayınları

-          Sınıf Teorisi, Kardelen Yayıncılık, Sayı 11, sf. 73-96

Özlem Yakar

 


Yorumlar (1)
  • avatar

    Ro Eyl 11 2011 - 17:22 Cevapla

    “Bir Köpeğin Dostluğu, Bir Dostun Köpekliğinden İyidir” Diyen YILMAZ GÜNEY, Aynı Zamanda Yürek İşçisidir ! Onun Devrimci, Militan, Sanatçı Kişiliğinin Özünde “İnsanı Dengede Tutan Duygusu” Vardır.. Ama ve Mesela, Hangi Sınıftan Olursa Olsun “Küfür Eden Birinden Haz Almayan Birey/ler..” Yılmaz Güney Ağzını Bozduğunda veya Yılmaz Güney’in Ağzı Bozuk Biri Olduğunu Öğrendiğinde Gösterdiği “Sessiz ve Hoşgörülü” Tepki Nasıl Açıklanır ? Teoride Söyleyip – Pratikte Uyguladığımız, Çevremizde İse Bu Pratiğe Aykırı Davrananlara Mesafeli Durduğumuz Fakat Muhalif Formu Olan Sanatçılarda Aksi Bir Durumla Karşılaştığımız Anda Hoşgörüyle Yaklaştığımız Bu Durumun (Paradoksun) İzahı Nedir ? Muhalif Sanatçılara Olan Saygın Bakış Açımız ile Güncel Yaşamda İnsan’a Dair Yermelerimiz Arasında Bir Paralellik Olduğunda Yaşadığımız “ZİHİNSEL KAOS’un” Sebebi Nedir Dostlar ? Görmezden Gelmek, Tölere Etmek Gibi Yaklaşımlar Yerine Göre Destek ve Dayanışmamıdır Mesela ?
     
    Geçmişte Yılmaz Güney’e Tek Vatandaşlığı Çok Görenler, Onu Günümüzde Dünya Vatandaşı İlan Ediyor.. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Şu Mısraları Bu Timsahlara Çok Uyuyor ;
    artık övebilirsiniz onu

    çekinmeden
    kıskanmadan
    korkmadan
    övünebilirsiniz artık onunla
    över gibi kendinizi
    kendinizi sever gibi
    tapar gibi kendinize
    övünebilirsiniz artık onunla
    çünkü artık öldü o…
     
    Dostça

Yanıtla

İsim (gerekli)

Web sitesi

Welcome Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi

Giriş

Parolanızı mı unuttunuz?

Bu Siteye Üye Ol

Join

Join us as we spread the word.