Yorgun argın evinize dönerken otobüsün yanındaki fiyakalı arabadan bozuk Türkçesiyle bangır bangır bir ses tüm kulaklarınızı doldurur: Bas gaza aşkım bas gaza/Kim tutar seni bas gaza/Yollar senin hiç durma/Hadi uçur beni burda…/Bir fıstık görsem frene basarım/Çaktırmadan güzel mi bakarım/Üffff güzelmişsin be cicim/Hadi gel beraber iki tur atalım…
Kültür dünyamızdaki bu yıkımın başlangıcını bugünde ya da yukarıda sözleri geçen ‘eşsiz’ eserin sahibinde aramayacağız. Sanat, toplumsal bir pratiktir. Elbette yukarıdaki ‘eşsiz’ eserin sahibinden toplumsal sorunları işleyen bir pratik beklemiyoruz. Fakat bu ve buna benzeyen yüzlerce ‘eşsiz eserin’ nasıl korkunç bir toplumsal pratiğe yol açtığına tanıklık ediyoruz.
Emperyalizmin bunalımlarına ve ihtiyaçlarına bağlı olan faşist diktatörlüklerin ortak özelliği, bu bağımlılık dolayısıyla, emperyalizmin ihtiyaçları çerçevesinde, gerekli durumlarda, devletin askeri gücü tarafından gerçekleştirilen müdahaleyle devletin yeniden yapılandırılmasıdır. Özellikle 1950’ler sonrasında başlayıp devam eden süreçte, hâkim güç haline gelen ABD emperyalizminin yarı sömürgesi durumuna gelen ülkemiz, değişen dünya dengelerinde emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yerini almalıydı. Bu değişim doğal olarak, siyasal yapıda, dolayısıyla kültür-sanat alanında da değişimlerin temelini oluşturur. 12 Eylül sadece o dönemin adı değildir. Ülkemizde toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel alanda daha köklü değişimlerin faşizm eliyle hayata geçirilmesi için temellerin atıldığı, sonuçlarına bugün tanık olduğumuz bir dönemin adıdır. Önceden planlanmış politikalar devletin tüm kurumlarının seferberliğinde yaşam bulur. Bu politikanın adı ekonomik düzlemde neo-liberalizmdir. Neo-liberalizmin kültürel alandaki yansıması ise ticari bir meta olmak dışında sanat eserinin bir değer kabul edilmemesi, tüm toplumsal kaygılardan soyutlanmasıdır. 12 Eylül askeri faşist darbesi, sadece o dönem yarattığı siyasi ve psikolojik atmosferin dışında hazırladığı anayasa ve yarattığı kurumlar ile yıllardır toplum için devam eden bir baskı dönemi oluşturur. Sağlamlaştırılmak istenen düzen, halkı-toplumsal yapıyı kendi ideolojisiyle örgütlemek, sinen, susan, apolitik bir halk yaratmak amacında olduğu için 12 Eylül’ün kültür-sanata etkisini de ancak bu bütün içerisinde bir değerlendirmeyle analiz edebiliriz.
Niyetimiz; şöyle bir geriye dönüp 80’li yıllarda kendisini göstererek, artık istemesek de istemek de o günden bugüne dinlenilen müzikte, oturulan bir yerde, eğlenirken, dinlenirken, özcesi nerdeyse halkın hayatının tamamı haline gelen egemen bir kültürün; bu yıkımın, müzik dünyasındaki yerine, öne çıkan örnekler üzerinden göz gezdirmektir.
70’li yıllar, devrimci mücadelenin yükseldiği; bir taraftan şarkı sözlerinde devrimci sözlerin duyulduğu, öte taraftan yabancı pop parçalarının Türkçe’ye çevrilip popülerleştirildiği dönemdir. Taş plaklardan kasetlere geçiş devridir. Artık teknolojinin nimetlerinden faydalanılmaya başlanır. Ülke olarak uluslararası arenada rüştümüzü ispatlamaya gidip; ilk yenilgimizi (Eurovision) aldığımız zamanlardır. Ve sloganlı şarkıların yanında devrimci mücadelenin yarattığı eşitlik fikrinin belki de ilkel yollarla dışavurumuyla “Batsın bu dünya/Kula kulluk edene yazıklar olsun” diye haykırır birileri. 70’li yıllarda ortaya çıkan Anadolu Pop ya da Anadolu Rock müzik, yaygınlaşmaya başlar.
80’li yıllar, tüm yaşamda olduğu gibi sanatta, müzikte, günlük hayatta, iş hayatında, siyasette her gün biraz daha yayılarak kendini yeniden yeniden üreten bir kültürün, faşizmin kanlı elleriyle yaratılmaya çalışıldığı, postalların halkın tepesine indiği günlerin adıdır. Şarkılardaki devrimci sözler kaybolur. Çünkü o şarkıları üretenlerin nerdeyse hepsi hapistedir, işkencededir, susturulmuştur. Arabesk müzik hızla yayılmaya başlar. 12 Eylül askeri faşist darbesi yalnızca bir askeri darbe olmakla kalmaz. Ülkemizde bir başlangıcın somut adımlarının atılışının adıdır. Bu başlangıç sadece devletin kendisiyle geliştirilmez elbette. 12 Eylül halkta korku, sindirme duygularını yaratmakla yetinmez; boyun eğ, itaat et, diye emreder aynı zamanda. Tam da bu sırada Küçük Emrah’lar düşürülmüşlüğün, itilmişliğin, ezikliğin müziğini yapmaya başlamıştır artık. Bireysel dertler şarkıların vazgeçilmez öğeleridir. Okumadan-yazmadan-araştırmadan yaşamak daha iyidir. Bunun için örnekler yaratılır. İbrahim Tatlısesler, Kibariyeler, Orhan babalar, Müslüm Gürsesler, Ferdi Tayfurlar ezik, yenik, umutsuz toplumun ufkunu ‘genişletmekte’ gecikmez. “Ufkunda doğan güneş, kim bilir doğacak mı” diye içli içli söyleyen bir kadın halka yarının bilinmezliğini salık verirken; öte taraftan yorgun ama dertli bir ses “Bu dünya artık bir tat vermiyor kiiiii/Aldığım nefeseee cana küskünüm/Aynada baktığım yüze küskünüm…” diyerek yıkılmışlığın, bunalımın şarkısıyla ‘damardan’ girer. Elbette eğlencenin de adresi vardır. Piyanist şantörlerle yaygınlaşan fantezi müzik dertleri unutmanın adresidir.
90’lı yıllara gelindiğinde Müslüm babanın konser girişlerinde jiletler havada uçuşur, elbisesini parçalayanlarla, kendinden geçenlerle, ortalık kan revandır. Fakat artık kesinlikle ‘alt’ sınıf dinlemektedir arabeski. Popüler bir şeyler yaratılmalıdır. Bu yıllar insanların acısını kendinden çıkardığı şarkıların yanında ya da sesin yanıklığından ziyade, güzelliğin de arandığı yıllardır.
Sezen Aksu hem güzelliği, hem de fıkır fıkır, acılı parçalarıyla boşluğu doldurur. Genç popçuları da arkasından yetiştirerek… Artık elektronikleşmeye geçilmeye başlanır. ‘Up çıs up çıs’ sesleri şarkıların vazgeçilmezidir artık.
Yaşam kentlerde akmaya başlar… ‘Taşralı’, ‘özgürlüğün adresi’ olan kentlere yönelir. Özel televizyon ve radyoların kurulmasıyla büyük bir engel yıkılır adeta. Artık her şey halka çoook kolay ulaştırılmaktadır. Popüler kültürün o dönemki yegâne ürünü pop müzik artık her yerdedir. ‘Aboneyim abone’ diyen ‘özgür’ gençler danslar eşliğinde gençliğe örnektir artık. Artık bir dans grubu olmayan genç çocuklarımızın büyük eksiği vardır. ‘Hey Corc, versene borç/Olmaz maykıl bende de yok!’ diyen yakışıklı dansçı popçularımız Avrupalılaşmayı da öğretir aynı zamanda. Yaratılan kimlik bunalımı salgın bir hastalık gibi tüm hızıyla ilerler. Öte taraftan 80’li yılların sonlarına doğru yükselen devrimci mücadele ile 12 Eylül faşizminin korku dünyasından cesaretle sıyrılmaya başlanır. Devrimci müzik grupları da geniş kitlelere ulaşarak alternatif olma pratiğini göstermeye başlar. Kürt ulusal mücadelesinin etkisiyle Kürt müziği-Kürtçe müzik yaygınlaşır. Bunun karşısında yine egemenlerin ekmeğine bilerek ve isteyerek yağ sürenler boş durmayacaktır. Biri, ‘Ebabil bir kuştur, sözünden dönen puşttur, Karşı çıkan olursa, …’ diyerek ‘vatansızları’ uyarırken, diğeri “Karabiberim vur kadehlere, hadi içelim içelim her gece” çağrısıyla karabiberlerle her gece içerek, vatanına sahip çıkan gençliğin popçu temsilciliğini yapmaktadır. Artık klipsiz şarkı para etmez. Ve sanatın, özellikle müziğin geniş bir ticari ağı vardır. Bu yıllarda kadınlar, hem kliplerde hem şarkı sözlerinde ‘fındıkkıran, yılanı deliğinden çıkaran’, fiziğiyle pazara sunulan objedirler. Ankaralı Turgutlar, “Zincirlereee vursalar, zamanı durdursalar, bu sevdaaaa bitmez” diye avazı çıktığınca şarkı söyleyen ‘taşralı’ Mahsun Kırmızıgüller ve benzerleri mantar gibi çoğalırken ‘canısı canısı, ömrümün yarısı’ şarkısı vesilesiyle artık bütün sevgililerin birbirine canısı demezse ayıp karşılandığı dönemlere girilir.
12 Eylül 1980 darbesinin kültür sanat ortamında yarattığı yıkımı bugün daha kolay görebiliriz. 1970’lerde ortaya çıkıp 1980′lerde etkisini göstermeye başlayan neo liberalizm dünyada yükselirken, sanat tamamen toplumsallıktan koparılmış, yeni ırkçı-gerici-yoz niteliklerle bezenmiştir. Magazinleştirme, bireyciliğin, kaderciliğin öne çıkarılması, özgürlük yanılsamaları, yapaylaştırma, cinselliğin vazgeçilmez öğe olarak ön plana çıkarılması, değersizliklere, intiharlara, bunalıma, uyuşturucuya, köşeyi dönme yollarına yönelten ideolojinin aracıdır bugün sanat. Yaşamın her alanı magazinleştirilip sanatın tüm alanları medya aracılığıyla 80’lerde başlayan bu yapılanmada yerini almıştır. Kötüye, niteliksizliğe alıştırılan halk her geçen gün biraz daha kötüye mahkûm edilir. Diğer taraftan ise kendisinin ve eserlerinin bu tablonun dışında ve özel olduğu ile avunan çürümüşlüğün diğer bir türevi sayılabilecek ‘seçkin sanatçılarımız’ın nadide eserleri, villaların avlularını, zengin yatak odalarını süslemeye devam eder. Büyük tekellerin, holdinglerin sponsorluğunda dev orkestralar, seçkin sanat galerileri, aryalar, oratoryolar…
Tartıştığımız konu geçmişi ve bugünü ilgilendiriyor diye düşünmemek gerek. Aslında en çok da yarını ilgilendiriyor ve bu yüzden güncelliğini yitirmesine izin vermememiz gerekiyor. 12 Eylül’den gelen postal izleri hayatımızdaki yerini, başka biçimlere bürünerek devam ettiriyor. 12 Eylül birkaç generalin tankıyla, topuyla, silahıyla, işkencesiyle sınırlı değildi-kalmadı da… 12 Eylül askeri faşist darbesinin yarattığı yıkım dün tank, silah, top, işkence, ölümdü; bugün yozlaşma, çeteleşme, uyuşturucu, bireyselleşme, bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı, bireysel rekabet ve depolitizasyon oldu. Yaşamın her alanında olduğu gibi kültür-sanatta da süren burjuva-feodal çemberi kırmak, en azından direniş odakları ve alternatif üretim zeminleri yaratmak mümkün. Düşünmeli, tartışmalı, bir araya gelmeli ve adım atmalıyız.
16.09.2009-01.10.2009 tarihli Devrimci Demokrasi gazetesinde yayınlanmıştır.
Join us as we spread the word.
Son Yorumlar