Bir kez daha girdiler hayatlarımıza. Hiç ummadığımız bir zamanda, kendi dalaşlarının bir malzemesi yaptılar. Daha önce de yapmışlardı, 38’de… Bir anda girmişlerdi diye anlatır atalarımız. Umulmadık, hiç beklenmedik bir zamanda… Her gazetenin sayfalarından birinde özür, yüzleşme, vicdan kelimelerinden geçilmez oldu. Günlerdir, haftalardır yine girdiler hayatlarımıza… Bir özrün arkasına saklanarak faşizmin alasını uygulayanların dudağının arasından çıkan o iki kelimeye bel bağlandı. Samimiydi, samimi değildi, devlet adına özür dilenmesi lazım gibi cümleleri çok duyar olduk. Bahsi geçen cümlelerin bugüne değin bu denli rahat tartışılmamasının sebebi neydi? Şimdiye kadar susan, bu konuda tek kelime dahi etmeyen siyasetçilerimiz, yazarlarımız, aydınlarımız birdenbire neden bunları konuşur oldu? İktidar izin verdi de ondan mı? Bu toplu ayinin sebebi nedir anlamakta güçlük çekiyoruz? Biz, bugüne kadar radikal gördüğünüz solcular, sosyalistler, komünistler tarihi hatırlattığımızda neden bu kadar duyarlı değildiniz? Neden kalemleriniz kırılmıştı, mürekkepleriniz bitmişti? Şimdiye değin insanın yüreğini daraltan suskunluğunuzun sebebi neydi? Yeni mi görüp yazmayı öğrendiniz yoksa? Ya da rahatınızla, sıcak yuvanızla, kaygısız başınızla tarihinizi unutmuş muydunuz? Hatta sosyalistlerin, komünistlerin dahi bir özür beklemesi neye işarettir. Diyelim iktidar sahipleri özür diledi. Ya sonra? Diyelim ki devletin tamamı özür diledi? Bu bugün ve yakın zamanda yaşananları yok sayar mı? Uzağa gitmeye gerek yok, 90’lı yıllarda yine adını zikrettiğiniz o memlekette dâhil olmak üzere ülkenin doğusunda yaşanan katliamlar, işkenceler, yargısız infazlar, ambargolar için bir sözünüz yok mu? Bugünden bağımsız bir özrün kadri-kıymeti nedir ki?
Şimdi timsah gözyaşları yine bizimle ama önce sizinle… Bir kez daha aynı oyunu izlemek için ön sıralardan biletler alındı, ön sıralarda kulaklarını iktidarın ne dediğine dikmiş ve medet uman sizler… Sonra toplu ayine çevirdiğiniz bu duruma ikna ettiğiniz ezilen halklar… Kim bilir aynı oyunu kaçıncı seyrimiz hep birlikte… Gençliğinden kalma o ünlü omuz silkme, karizmatik(!) haliyle gerekiyorsa özür dileyen nadide başbakanı izliyoruz! İktidarın politik manevralarına ekleyeceği yeni bir yüzleşme! Peki ya onlar yine bir toplu ayine çevrilen bu oyunu oynarken; mesela İzmit’te sırf en meşru talepleri için basın açıklaması yapan, ulaşım zammını protesto eden, kendilerinin dahi yasal saydıkları 1 Mayıs’a katılan gençleri terör örgütü üyeliğinden tutuklu yargıladıklarından haberiniz var mı? Ya evinde bulundurduğu Özgür Düşün dergisi nedeniyle, 56 sayısının nerdeyse tüm başyazılardan sorumlu tutulup örgüt üyeliğinden suçlandıklarından? TV’lerde, gazetelerde iyi gençlerdi denilip yazılara konu olan, elimizden almaya çalıştıkları değerlerimiz Denizleri, Mahirleri hatırlamak, tarihi hatırlamak için illaki timsah gözyaşlarına sahip olmak mı gerekir? Ha bir de bir ayrıntı olarak İbrahim’den bahsetmek diğer devrimci önderleri anmak kadar kolay değil. Çünkü daha onun insani(!) yanını bulamadılar. Dilinize pelesenk ettiğiniz (kim bilir belki de ondan öğrendiniz) resmi ideolojiyi-Kemalizmi ta 70’lerde teşhir ettiği için henüz onun masum yanını bulamadılar. Ya da ta 70’lerde Kürt sorunu konusunda açıktan ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunduğu için henüz masum değil ne dersiniz? Dizilere konu olamıyor, yazılarınıza konu olamıyor? Çünkü iktidar daha buna dair bir şey söylemedi değil mi? Meclis kürsülerinde asılan gençler için konuşma yapanlara kulak kabartıyorsunuz da yargılanan, hala sokak ortasında vurulup duran gençler onlar gibi kendi çıkarları için anmadıklarından mı ilginizi çekmiyor? Halkı uyutmak için meclis kürsülerinde, çocuk yaşta asılan gençlerimiz için timsah gözyaşları dökerken bu gençlerden ne istedikleri dikkatinizi çekmiyor mu? Ya peki bu gençlerden de özür dileyip hükümranlıklarına devam ettiklerinde sorun kalmamış mı olacak? Bu gençlerden ömürleri çürüdüğünde özür dilediklerinde o dilinizden düşürmediğiniz vicdanlarınız rahatlamış mı olacak? Zaten ömür çürüten bir tarihin, bir düzenin sahibi değil miydi bunlar? Kim bilir hangi yeni zulmün hazırlığı olan bu sahte yüzleşme sizin için neden bu kadar önemli?
Kalkınıyoruz diyerek halkı kandırıp aslında kendi cemaatini, sermayesini kalkındırırken; timsah gözyaşlarıyla Somali’de şov yaparken, meclis kürsülerinde gerektiği için özür dilerken; Van için neden oynamadılar bu oyunu? Beklemiştik oysa. İki damla gözyaşı da Van için aksaydı. Nasıl da etkilenirdik değil mi? Oysa Van’a copları konuştu. Hani aydın olmak, sanatçı olmak şovenizme, ırkçılığı karşı olmak değil miydi? Depremin yaşattığı yoksunluk ve her daim yaşadıkları yoksulluklarının üzerine birde copları indi Van halkının sırtına… Ya onlar değil mi bu topraklara ekilen ırkçılığı besleyen? Onlar değil mi ölüyü dahi dirilten bu yangını körükleyen? Toplu günah çıkarma ayini gibi bir anda duyarlı vatandaşıyla, sanatçısıyla, popçusuyla, topçusuyla, evlen benimle programlarının vazgeçilmez sunucularıyla ayağa kalkan, hesap soran? Siz nerdeydiniz? Bu toplumsal buhranı, kişiliksizliği yaratan onlar değil mi? Tüm bunlar için imzalarınız, isminiz neden yoktu? Ömrünü dersim davasına adayan aydınlar, araştırmacılar, Dersim’i hatırlayan entelektüeller her gün gazete gazete, tv tv dolaşıp Dersim’in “çok geçmişte kalmış” acısından bahsedenler, bugün, her gün, sürekli, yine, yeniden yaşanan katliamı neden görmüyorsunuz? Katıldığınız programlarda bugünün acısına iki kelimeyle dokunmak çok mu zor? Yoksa önünüze serilen imkânlarınız, entelektüel egonuz mu vicdanınızı bastırıyor? 1930’larda hangi köyde ne olduğunu, hangi aşiretin ne yaptığını, kimin kime küfrettiğini biliyorsunuz da, Kazan vadisinde kimyasal silahlarla katledilen insanların kaydını tutmaya gücü yetmiyor mu araştırmacı kişiliğinizin? Travmadan, yüzleşmeden, rehabilite olmaktan, yeni sayfa açmaktan bahsedenler bugünün acılarını neden görmüyorsunuz? Peki, siz bunlarla ne zaman yüzleşeceksiniz? Bırakın hâkim sınıflara akıl vermeyi… Siz önce kendi tarihinizle yüzleşmeyi deneyin. Yarın bu kadar sefaletin altından nasıl kalkacaksınız? Tarih egemenlerin zulmüyle, baskısıyla, hapsiyle, copuyla tekrar ediyor? Görün bunları! Düşmanınıza benzemeyin! Yüzünüzdeki perdeyi yırtın atın!
Neden gücenen biz, gönül alan onlar… Suçlanan biz, katlanan onlar… Aciz görülen biz, yanılan biz, hoş gören onlar… Çatışan, uyumsuz olan, anlaşmayan biz, adil olan onlar, adalet onların… Neden haksız biz, bağışlayan onlar… Neden bölen biz, birleştiren onlar(!) Neden şekillendiren onlar… Bey olan onlar da ondan değil mi? Beylere kulak verdiğinizden değil mi bu başımıza gelenler biraz da? Beylere yenilginizden değil mi biraz da bu başımıza gelenler. Bizler beylerin lafını dinlemeyeli çok oldu! Pir sultandan, Şeyh Bedrettin’den, Victor Jara’dan, Brecht’ten, Nazım’dan, Yılmaz Güney’den öğrendik de dinlemedik, dinlemiyoruz da. Onların iktidar dalaşlarının malzemesi de olmayacağız! Evet, öle öle, asıla asıla, kesile kesile, zindanlarda direne direne dinlemedik! Yazdıklarımız kimilerinin yüzünde tebessüme yol açmıştır. Kusura bakmayın beyler, bayanlar… Bilimsel konuşmadık, rakamlar vermedik, veri de sunmadık, reel politikadan bahsetmedik, gerçekçi de bulmazsınız bizi muhakkak… Oldukça kaba bir yazı da yazmış olduk haliyle… Tebessüm edenlere, kulaktan kulağa dolaşıp bugüne gelen Nemrut’la karıncanın hikâyesini anlatıp bitirelim. Nemrut, İbrahim peygamberin yakılması için büyük bir ateş yaktırır. Ateşler göğe yükselmektedir. Herkes ateşten kaçmaya, uzaklaşmaya çalışırken bir karınca ağzı suyla dolu cesaretle ateşe doğru gitmektedir. Bunu gören başka bir karınca kahkahayla: “Görmüyor musun alevler göğe yükseliyor. Senin ağzındaki su ne işe yarar ki!” demiş. Ağzında su taşıyan karınca da: “Olsun, bu uğurda ölsem de en azından safım belli olur” demiş…
* Halkın Günlüğü Gazetesi’nin 15-30 Aralık 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Join us as we spread the word.
Son Yorumlar