Silik Bir Resim / Taylan Yılmaz

Ahh Elenora! Köyümüzde tek kanal TRT idi. Büyük televizyon antenlerini toprak damın üstünden uzun bir sırıkla yukarı kaldırırdık, sırık ne kadar uzunsa görüntü o kadar iyi olurdu. Görüntünün iyi olması için biri damda anteni durmadan çevirirdi. Elenora’yı, hep bir insan desteğine ihtiyaç duyan bir anteni olan siyah beyaz televizyon ekranlarında tanıdık.  Köyün çocukları olarak artık uzun kuru çubukları bacaklarımızın altına alarak, damdan dama sıçrayarak  ve  Battal Gazi gibi sert bakarak koşardık. Tek kahramanımız Battal Gazi’ydi. Tek eksiğimiz de Battal Gazi’nin deyimiyle “… düşman beldenin yaman güzeli…” Elanora’ydı… Ahh Elanora! Köyümüzde çok aradık yaman güzeli. Tek bir Elenora ya da hayallerimizde büyüttüğümüz farklı farklı Elenoralardı zihnimizi zapt eden… Hepimiz Elenora’yı kurtarıp Bizans’a dersini veren Battal Gazi gibiydik. Tıpkı onun gibi, karşımıza bir tabur Bizans askeri çıksa üstüne atlamaya hazırdık.  Aynı zamanda yakışıklı, cesur, bir anda dört-beş ok birden fırlatabilen, tüm oklarında ayrı ayrı hedefe tam isabet ettiren, ayakları yaylı, sanki kanatlı, hep uçmaya hazır bir yumrukla en az beş Bizanslıyı yere yıkan, işkence gördükten sonra ölecek haldeyken eskisinden iyi olan kahramanımızdı.  Her filmde tek başına düşmanı yenerek bizi uykularımıza rahat gönderirdi.  TRT’nin benzer filmleriyle yatıp kalkardık. Fatih’in Fedaisi, Kara Murat, Battal Gazi filmlerinin yanında bir de dilimizden düşmeyen “Atıl Kurt” vardı. Nasıl da atılırdı kurt… Bir kaleden diğer kaleye uçarken sanki biz de onunla uçardık. İşte böyle kahraman tarihimizi TRT ekranlarından Elenora ve uçan adamlarla öğreniyorduk.

Ahh  Elenora ahh! Bir yandan Elenora düşlerimizde yerini korurken bir yandan da  okulda öğretilen Türkçe’den de şüphe etmeye başlamıştık artık. “ Nayırrr” ya da çok meşhur “ nolamaz” “ Noş bulduk” demeye hazır haylaz çocuklardık. Bunların yanında bir de  Amerikalılar vardı. “Kit” bir araba ama Battal gazinin deyimiyle “Nolamaz”dı böyle bir araba. “Maykıl”ı köyün yaşlıları bile izlerdi. Adeta gençleşirlerdi Maykıl’la… Ama biz Battal Gazi’yi hep daha fazla severdik. Yaşlılar Maykıl’la gençleşirdi; kadınlar ise arkası yarınlarla… Brezilya dizileri, pembe diziler, Köle İzauralar, Esterler, baronlar nasıl da girmişti küçücük hayatlara.  Sonunun ne olacağı merakıyla sabırsızlıkla beklenen ve en çok köyün kadınlarının izlediği sonu gelmez pembe diziler vardı. Kadınlar dizileri izlerken Köle İzaura’nın acısıyla, Baron’un gaddarlığıyla adeta onlarla yaşarlardı. Kadınların her çilesi Köle İzaura’nın hayatıyla, erkeklerin her kötü davranışı Baron’un gaddarlığıyla özdeşleşirdi. Nedense Köle İzaura hiçbir Elenora gibi düşlerimizi süslemedi. Ah Elenora!

O dönemde köyümüzde traktörü olan tek bir ev vardı. Köylü tüm tarım işlerini bu traktör üzerinden yapardı. Traktör sahibi olan evin köylülerden ayrıcalığı bizden aldığı paralarla köyün en zengini olmasıydı. Çünkü traktörü vardı. O eve video oynatıcı da gelmişti. Köyün delikanlıları özellikle bu evde toplanır video izlerlerdi. Videoda film izlemenin ayrıcalığı başkaydı o zamanlar. Bir akşam köyün çocukları olarak biz de delikanlıların yanı başında oturduk. Tarih kitabımın kalınlığında bir videokasetini açıp video oynatıcıya sürüklediler. Yılmaz Güney’in “Umut” filmi başlamak üzereydi. Bizim evlerin geniş taş duvarlarında asılı resmiyle bize gülümseyen Yılmaz’la tanışma vakti gelmişti. Çirkin Kral’ın filmi başlar başlamaz filmin başında çalan müzikten başka o büyük evde ses yoktu. “Umut” başlamıştı.

Filmde yer alan faytoncu Cabbar (Yılmaz Güney), giyimi ve kuşamıyla karşımızdaydı. Bizim köydekiler gibi yoksuldu, yamalı şalvarları ne kadar da tanıdıktı. Yoksulluğu bizim yoksulluğumuza ne kadar da benziyordu. Cılız, sıska atın ölüm sahnesi ve Cabbar’ın atın ölüsünün peşinden yürümesi, umudun o sıcak topraklarda nasılda kavrulduğunu duymamız için haykırıyordu sanki.  Cabbar, Battal Gazi’ye hiç benzemiyordu. Cabbar’la imam define aramaya karar verdiklerinde bizim köyden Haydar amca aklıma gelmişti. Her gece kalkar gizliden her yeri kazar ve define arardı. O da Cabbar gibi hiçbir zaman bulamadı defineyi. Filmde, yerde kurulan yemek sofrası hepimize tanıdık geliyordu. Bizimkilerle aynıydı. Cabbar’ın çocuğuna attığı tokatın bizim yediğimiz tokatlardan hiçbir farkı yoktu. Ne kadar da bizdendi. Yılanı defineye benzetmesi, bize anlatılan define hikâyeleriyle aynıydı. “Umut”un son sahnesi o gün gözlerimizin içinde suskun bir gözyaşı yatağı bırakıyordu. Ellerini göğe açıp çorak topraklar üzerinde dönerken Yılmaz Güney, anladık ki ne kadar da aynıydı umutlarımız. Artık bizim tek kahramanımız Çirkin Kral’dı. Büyüyorduk çünkü.

Yılmaz Umut filmiyle yüreğimize oturmuştu. Aslında Yılmaz Güney’i duymamak olmazdı; hele hele savcıya silah çatmış, mahpus ve devlet tarafından yasaklanan sanatçıysa eğer. Hele ki devrimcileri saklamış, sürgünde voltaya durmuş biriyse. Elenora’yı, Maykıl’ı gördüğümüz ekranlarda Yılmaz’ı görmek mümkün değildi. Yılmaz Güney’i TRT’de görmedik. Bu sakıncalı adamın posterleri yasaklara rağmen odalarımızı süslüyordu. Yılmaz Güney’i biz en çok elinde bir silah ve sırıtan beyaz dişlerinin arasında çiçek ve mavi bir ceket giymiş posteri ile tanıdık. Köydeki delikanlıların ceplerinde ve evlerin kuytu köşelerinde Yılmaz’ın kitapları vardı.  “Firari güvercinler subaşlarında” diyen Ahmet Arif, “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi” sözüyle Sabahattin Ali ve daha birçok edebiyatçı, yazar ve sanatçıların kitapları, türküleri hep kuytularda ya da toprağın altında kalırdı. Yılmaz ve Yılmaz gibi birçok sanatçı kuytularda kaçak yaşayan kitaplarıyla, teyp kasetlerinde saklı sesleriyle hep hayatımızın en anlamlı yerinde kaldılar. Köye baskınlar olduğunda ilk akla gelen o kuytularda kaçak yaşayan kitaplar, kasetler olurdu. Kadınlar onları baskın sıralarında alıp göğüslerinin tam üstünde saklarlardı. TRT onları bizden sakladı bizim köylüler de biz de Yılmaz’ı, Sabahattin Ali’yi, Ahmet Arif’i ve daha nicesini yüreğimizin üstüne basa basa onlardan sakladık. O karanlık dönemin teröristlerindendi Yılmaz ve Yılmaz gibi sanatçılar. Filmini daha görmeden biz böyle ve çoktan tanımıştık Yılmaz’ı… Çünkü büyümüştük ve düşlerimizin Elenora’sı silik bir resimdi. Çünkü büyümüştük; artık Yılmaz Güney ve onun gibilerle düşlerimiz vardı.

Taylan Yılmaz


Yanıtla

İsim (gerekli)

Web sitesi

Welcome Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi

Giriş

Parolanızı mı unuttunuz?

Bu Siteye Üye Ol

Join

Join us as we spread the word.